x
x Hediye Kupon Kazandınız Kupon kodunuzu almak için aşağıdaki butona tıklayınız. Hediye Kodunu Gör

Toplumsal Birlik ve Beraberlik Açısından Milliyetçilik, Irkçılık, Kavmiyetçilik

21 Mayıs 2026
Toplumsal Birlik ve Beraberlik Açısından Milliyetçilik, Irkçılık, Kavmiyetçilik

Yüce Allah’ın insanları farklı milletler olarak yaratması top­lumsal birlik için bir tehdit midir?” “Değişik dilleri konuşmak, aynı ten ve rengi taşımamak toplumsal ayrışmanın bir ne­deni midir?” “Farklılıklar ayrışmanın bir sebebi olabilir mi?” “Bu farklılıklar bir ceza mıdır, yoksa ilahi bir lütuf mudur?” gibi birçok soru düşünceleri meşgul etmektedir.

Şahit olduğumuz bütün bu farklılıklar, ayrışmak, bölünmek, ötekileştirmek ve­ya birbirini inkâr etmek, yabancı gör­mek ve düşman olmak için değildir. Ayet-i kerimenin ifadesiyle tanışmak ve yardımlaşmak içindir. “Ey insanlar! Şüp­hesiz ki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden (Âdem ile Havva’dan) ya­rat­tık. Birbirinizi tanımanız için de sizi, milletler ve kabileler kıldık.1

Toplumsal birlik ve beraberliği kurma­nın, devam ettirmenin ilk şartı fazilet­leri bir araya getirmektir. Evet, her mil­let, her kabile, her aşiret, her insan farklı meziyetlere ve faziletlere sahip olarak dünyaya gönderilmektedir. Tek bir milletin veya kabilenin, insanlığın bü­tün meziyetlerini kendisinde topla­ma­sı mümkün görünmemektedir.

Adil-i Hakîm olan Allah-ü Teâlâ, fazi­let­­leri insanlar arasında pay etmiştir. Her millet bir kısım meziyetlerle müm­­taz kılınmıştır. Onun içindir ki ayet-i kerime milletlerin tanışıp bir­bir­leri­nin özelliklerinden karşılıklı isti­fa­de et­me­lerini, yardımlaşmalarını emret­miş­tir. Bu sayede insanlar istenilen ger­­çek in­sanlık seviyesine çıkılabilir. Top­lum­sal bütünlüğü devam ettiren fa­zilet­leri toplayabilir; açığını giderebilir, ek­si­ğini kapatabilir. Asr-ı Saadet gibi hakiki medeniyetler tesis edilebilir. İşte Medine medeniyeti budur.

Demek ayrılıklar ve farklılıklar, karşı karşıya olmak için değil, yan yana ol­mak içindir. Omuz omuza, el ele vermek içindir. Tanışarak, yardımlaşarak me­zi­­yet­leri bir araya getirmek ve bir­birimizi tamamlamak içindir. Yoksa öte­kileştirmenin sonucu olarak fazilet­lerden mahrum kalan bir toplum ha­yatını ne kadar devam ettirebilir?

Nasıl ki insanın farklı duyu ve duygu­lara sahip olması bedeni bütünlüğünü sağlamak ve yaşatmak içindir. Esas olan bunların uyum içinde çalışmasıdır. İn­sanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez. Bel­ki birbirinin eksiğini ikmal eder, ku­surunu örter, ihtiyacını giderir, vazife­sine yardım eder. Yoksa duyu ve duygu­larının çatışması halinde o insanın ha­yatı söner, ruhu kaçar, cismi de da­ğı­lır. Bedeni bütünlüğü son bulur. Hem nasıl ki emniyet ve asayişi temin eden bir ordunun alaylara, taburlara, bölük­lere ayrılması memleketi düşmanın te­cavüzünden koruyarak vatan bütün­lüğünü sağlamak ve devam ettirmek içindir. Birbirinin eksiğini gidererek birbirini tamamlamak içindir. Yoksa aynı ordunun taburlara, bölüklere ayrılması birbirlerine düşmanlık besle­mesi veya aksine hareket ederek ayrılı­ğa düşmesi için değildir. Böyle olduğu takdirde o vatanın birliğinden ve bütün­lüğünden söz etmek mümkün değildir.

Aynen öyle de, Müslümanlar da farklı du­yu ve duygulardan meydana gelen bir in­san bedeni gibidir. Farklı milletlerden, kabilelerden, kavimlerden oluşan büyük bir ordu gibidir. Farklı birimlerden te­şekkül eden bir devlet gibidir. Bütün bu ayrılıklar Müslüman’ca, insanca hayatın devamı içindir. Birbirleriyle tanışıp yar­dımlaşmak içindir. Omuz omuza ve­rerek, yan yana durarak, el ele tutarak ittifak içinde birbirini tamamlamak içindir. Birlik ve beraberliği tesis etmek içindir. Bütünlüğü sağlamak ve devam ettirmek içindir. Ahretteki mutlak kar­deşliğin dünyadaki bir numunesini te­sis etmek içindir. Yoksa ten, dil, renk ve ırk olarak farklı olmamız karşı karşıya gelmek için değildir. Ötekileştirmek için değildir. Yekdiğerini küçük görmek için değildir.

Toplumsal birlik ve beraberliği sağla­manın ve devam ettirmenin önemli bir yolu da ortak paydaları bilmek ve far­kına varmaktır. Unutulmamalıdır ki bir toplumu bir arada tutan sebep­ler, onları ayrıştıran nedenlerden daha güçlü ve daha çoktur. İşte Müslümanların bir olmasını gerekti­ren sebepler, onları ayıran nedenlerden çok daha fazladır. Mesela bir Allah’a ina­nırlar. Aynı peygamberin izinden giderler. Aynı kıbleye dönerler. Aynı kitabı okurlar. Aynı Rabbe dua eder­ler. Aynı ilaha kullukta bulunurlar. Or­tak bir tarihe sahiptirler. Aynı coğ­raf­yayı paylaşmaktadırlar. Aynı cen­nete taliptirler. Aynı azaptan sakın­mak­ta­dırlar. İşte bunun gibi sayısız ortak pay­dalar; toplumsal birliği, kardeşliği ve muhabbeti gerekli kıl­mak­tadır.

Hem toplumsal birliği tehdit eden ırkçılık, kavmiyetçilik gibi düşüncelere sahip olmak ve bundan dolayı birbiri­ne düşman gözüyle bakmak Allah’ın kud­re­tine bir iftiradır. Yüce Allah’ın ken­di varlığını gösteren bir delilini red­detmektir. Çünkü yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Onun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması ve lisanları­nızın ve renklerinizin farklı olmasıdır. Mu­hak­kak ki bunda bilen kimseler için kati deliller vardır.” (Rum, 22) diyerek farklı milletler halinde bulunmanın Allah-ü Teâlâ’nın delillerinden biri ol­du­ğunu beyan etmektedir.

Hangi Milliyetçilik

Bediüzzaman Hazretleri milliyetçiliği iki kısma ayırmaktadır.

Birincisi: Başkasını yutmakla besle­nen, diğer milletlere düşmanlıkla devam eden, başkalarını inkâr etmek üzere kurul­muş, zararlı ve uğursuz olan ırk anla­yışına dayalı bir milliyetçilik düşüncesidir. Bu düşünce toplumsal birlik ve beraberliği tehdit etmektedir. Karşı karşıya gel­me­yi sonuç vermektedir. Düşmanlık duy­gularını körüklemektedir.

İslam’ın karşı çıktığı milliyetçilik anla­yışı budur. Üstad bu anlayışı şöyle özet­lemektedir: “Menfi milliyet (ırk­çılık) gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Onun için­dir ki, hadîs-i şerifte ferman etmiş: “İs­lamiyet, cahiliye ırkçılığını ortadan kal­dır­mıştır.” Ve Kur'ân dahi ferman etmiş: “O zaman inkâr edenler kalp­lerine taassubu, cahiliye taassubunu yer­leş­tirmişlerdi. Allah da resulünün ve müminlerin üzerine sükûneti indirdi. Ve onları takva sözüne bağlı kıldı. Zaten (onlar) buna çok layık, buna ehil idiler. Allah ise, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Bediüzzaman Said Nursî, bu ırkçı­lı­ğın ve kavmiyetçilik düşüncesinin pra­tik­te de çok anlamlı olmadığını dü­şünmektedir. Çünkü insanlık tari­hinde yaşanan göçler ve hicretler saye­sinde milletler birbirine karışmıştır. Özel­likle medeniyetlere beşiklik yap­mış merkezler çok daha fazla göçler al­mışlardır. Bu sayede milletler çok değişiklikler geçirmişlerdir. İşte bu hal­­de iken milletdaşını, ırkdaşını ger­­çek anlamda ayrılabilmek için an­cak Levh-i Mahfuzun açılması veya görülmesi gerekmektedir. Bu ise müm­kün değildir. Öyle ise, ırkçılık dü­şüncesine hareketi ve cemiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır.



Bediüzzaman Said Nursî bu ırkçılık dü­şüncesinin birçok zararlarına da dikkatleri çekmektedir. O’na göre ırk­çılık, kavmiyetçilik düşüncesi, toplum­sal birlik ve beraberlik için öldüren bir zehirdir. Çünkü Müslümanların ayrı­lığa düşüp parçalanmasına ve kolayca mağlup olmasına sebep olan ırkçılık­tır. Müslümanlar arasında düşmanlığa ve dağınıklığa sebep olan ırkçılıktır. Irkçılık, insanlığın düşmanıdır. Bu dü­şünceyle hareket eden milletler, tarihin şahadetiyle dâhilde ve hariçte birçok zararlar verip insanları tehlikeye atmış, kendileri de türlü tehlikelere maruz kal­mışlardır. Irkçılık damarı, her hangi bir hatayı şahsilikten çıkarıp aileyi, ka­bileyi veya milleti de aynı suçla hak­sızca mahkûm etmektedir. Üstelik bu konuda kendisini haklı görmektedir. Nihayette bu referansla hak ve adaletin sağlanması mümkün değildir. Bu yüz­dendir ki ırkçılıkla hareket edenler, diğer milletleri ürkütüp kendilerinden küstürmüşler, korkunç ihtilaflara, sa­vaş­lara ve zulümlere sebebiyet vermiş­lerdir. Milletler arası güven duygusu ze­delendiğinden diğer milletlerin zarar­larından korunmak için herkes her an uyanık olmak zorunda kalmıştır. Buna özellikle ikinci dünya savaşı ibretli bir örnektir.



İkincisi: Farklı milletleri ve kabileleri küçük görmeden, inkâr etmeden, on­lara düşman olmadan, kendi milletini sevmek, onlara şefkat etmek, yardım etmek ve gelişmelerine hizmet etme­ye dayanan milliyetçilik düşüncesidir. Bediüzzaman Hazretleri bu düşünceyi müsbet milliyetçilik olarak kavram­sal­laştırmaktadır. Bunun bir zararı ol­­ma­­dı­ğını çünkü fitrî olduğunu düşün­mektedir. Yani insanın kendi milletini, kavmini, aşiretini sevmesi yaratılışı ge­reğidir. Çünkü bu sevgide başkalarına düşmanlık yoktur. Ret ve inkâr yoktur. Başkalarına karşı adaletsizlik yoktur. Kendini üstün görmek yoktur. Bu an­layışta menfaatini, diğer milletlerin za­rarında görmek yoktur. Bu sevgide öte­kileştirmek yoktur. Bundan dola­yı İslamiyet, bu düşünceyi men etmemek­tedir. Çünkü toplumsal birliği ve kay­naşmayı sağlamaktadır. Toplum ha­ya­tı­nın kendi içinden kaynaklanan ihti­yaçtan doğmaktadır. Yardımlaşmaya ve da­yanışmaya sebeptir. Menfaatli bir kuv­vet temin etmektedir. İslam kardeş­liğini pekiştirmektedir.



Bediüzzaman Hazretleri temelde ma­sum olan bu yaklaşımın dahi İslâmi­yet'e hizmet etmesi, onun kalesi ve zırhı olması gerektiğini düşünmekte­dir. Yoksa İslam kardeşliğinin yerine geçmemelidir. Çünkü İslâmiyet'in kar­deşlik akdi semavidir. Müslümanları kar­deş ilan eden Allah’tır. Onun için bu kar­deşlik bakidir. Dünyevi dostluklar ve rütbeler gibi kabir kapısında son bulmaz. Berzahta ve ahirette de menfaat verecek ve devam edecektir.

Bediüzzaman Hazretleri, doğu toplum­larında­ki milliyetçilik düşüncesinin psi­ko­lojik ve sosyolojik tahlillerini de yapmaktadır. Bu konu hakkında şun­ları ifade etmektedir: “Özellikle biz şarklılar, garplılar gibi değiliz. İçimizde kalplere hâkim, dinî hislerdir. Kader-i Ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; şarkı yalnız hiss-i dinî uyandırır ve terakkiye sevk eder. Asr-ı Saadet ve Tabiîn, bunun en güzel delilidir. İslâmiyet'in mukaddes milliyetinin, Müslümanların toplum hayatına kazandırdığı yüzlerce faydaları vardır.

Mesela, Müslümanların büyük devletler karşısında hayatını ve varlığını sağlayan, Kur’an’dan aldıkları şu fikirdir: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” Bir mücahit, bu anlayışla aşk ve şevk içinde ölümü gülerek karşılar. Bu kahramanca düşünce ile sayıca az olan gazilerimiz, çok olan düşman kuvvetlerini titret­miştir. Acaba dünyada basit fikirli, saf kalpli olan insanların ruhunda böyle yüce bir fedakârlığı aşılayan hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet, onun yerine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

Günümüz Müslümanları ve Irkçılık

Günümüzde Müslümanlar, birbirine muhtaç, birbirinden mazlum ve bir­birinden fakir oldukları halde, ara­larındaki ayrılıklar yüzünden küresel güçlerin baskısı altında ezilen top­lu­luklar hükmündedir. Hal böyle iken, Müslümanların ırkçılık fikriyle birbiri­ne yabani bakması ve birbirini düşman telakki etmesi, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirmek gibi bir divaneliktir. Hâlbuki İslam dinindeki kardeşlik, ırka dayalı bağlar üzerine tesis edilmemiştir. Hem ırkçılık/milliyetçilik fikirlerini ileri sürmek böy­le bir zamanda büyük ejderhalar hük­münde olan küresel güçlerin doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onları görmezden ge­lip belki manen onlara yardım et­mek hükmündedir. Irkçılık fikriyle Müs­lüman milletlere düşmanlık etmek ve­ya onlara karşı cephe almak veya Yüce Allah’ın istediği ve emrettiği ittifakı su­dan sebeplerle temin edememek, bir­çok zararları ve tehlikeleri sonuç vermekte­dir. Müslümanlara hor bakmak, dolayı­sıyla İslâmiyet’e ve Kur'âna dokunmak demektir. İslâmiyet ve Kur'âna karşı düşmanlık ise, bütün Müslümanların dünya ve ahiret hayatlarına bir çeşit düş­manlıktır. Hamiyet namına topluma hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harap etmek; hamiyet değildir.

Hem ırkçılık düşüncesi, dinin mukad­desatına hürmetli olamıyor; bahaneler buldukça ilişmek istiyor. Hem İsla­miyet’in tesis ettiği ebedî kardeşliği ze­delemek, dualarıyla bizlere yardım eden bütün Müslümanların manevi des­tek­lerinden mahrum kalmayı sonuç verir. Bize lazım olan gönül birliğidir. Müspet milliyetçiliktir. Bütün kötülüklerin anası olan cehaleti kaldıracak eğitim-öğretimdir. Çalışmaktır. Günahları terk etmektir.

Biz Müslümanlar bir ve beraber olduk­ça diri olduğumuzu unutmamalıyız.



Paylaş :
T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.