Bilâd-ı Selâse
09 Temmuz 2026
Haliç’in herhangi bir noktasından Eyüp’e doğru bakanlar, Peygamber Efendimizi (asm) ve onu evinde ağırlayan Eyüp Sultan’ı hatırladıkları gibi, Asr-ı Saadetten gelen fetih müjdesini de hiçbir zaman unutmadılar.
Bilâd-ı Selâse
Eskiden nefs-i İstanbul olarak da isimlendirilen sur içi bölgesinin asıl adı, Dersaâdet’ti. İstanbul’un sur dışındaki üç kazası olan Eyüp, Galata ve Üsküdar da işin içine dâhil edilince resmî işlemlerde, Dersaâdet ve Bilâd-ı Selâse (üç belde) ifadesi kullanılırdı.
Dersaâdet’in kadısı ayrı, Bilâd-ı Selâse’nin kadıları ayrıydı. Osmanlı’da kadılar, sadece adlî sistemin başı değillerdi. Bugünkü manada hem belediye başkanlığı görevi yaparlardı, hem de şehirdeki ya da kazadaki bütün kamu kurumlarını denetlerlerdi. Bu sebeple İstanbul’da idârî, adlî, iktisâdî ve içtimâî düzenin sağlanabilmesi için, Dersaâdet ve Bilâd-ı Selâse kadıları devamlı işbirliği içinde olurlardı. Birlikte ortak toplantılar yapar, Çarşamba günleri de Veziriazam’ın divanına katılırlardı. Veziriazam, şikâyetleri dinler ve davalara bakarken, Dersaâdet ve Bilâd-ı Selâse kadıları da yanında bulunurlardı. Şikâyetçi çoksa, Veziriazam’a yardım ederlerdi.
Dersaâdet ve Bilâd-ı Selâse kadıları arasındaki işbirliği ve ortak çalışma, her sahada kendini gösterirdi. Dersaâdet kadılığının belirlediği narh, üç beldenin kadılığınca kayda geçirilirdi. Narh, fiyat belirleme, kontrol ve sınırlandırma anlamına gelmekte olup; Osmanlı tebaası için önemliydi. Bu konuda ne esnafın ne de vatandaşın mağdur edilmemesi gerekiyordu.
Yahya Kemal’in şiirlerinde ve nesirlerinde de anlattığı gibi, Üsküdar’da doğan bir çocuk, ezan sesleri arasında yüzyılları aşan İslâm medeniyetinin Osmanlı yorumunu, bugünün ifadesiyle, çok rahat içselleştirebilirdi.
Osmanlılarda kadılar, adlî ve idari işler için ayrı bir bina kullanmazlardı. Resmî ikametgâhları olan konakları, aynı zamanda onların davaları gördükleri, resmî işlemleri yaptıkları kamu binalarıydı. Kadıya yardım eden kâtipler, subaşılar ve diğer görevliler, mesai saatlerinde kadı konağının resmî işlemlerinin görüldüğü kısmı olan divanhane bölümünde çalışırlardı. Üç beldenin 15. yüzyılın sonlarından, 1923’e kadar olan kadı ve mahkeme sicilleri, büyük oranda günümüze ulaşmıştır.
Üç beldenin her birbirinin kendine has özellikleri, dikkatli bakıldığında bugün bile fark edilebilmektedir.
Mihmandâr-ı Resûl’ün İkâmetgâhı Eyüp
Peygamber Efendimiz (asm) Medine’ye Hicret ettiği zaman, Medineli sahâbelerin hepsi, onu kendi evlerinde ağırlamak istiyorlardı. Resûlullah (asm) kimsenin kalbini kırmak istemedi ve devesi nerede çökerse, orada misafir olacağını söyledi. Peygamber Efendimizin (asm) devesi Kusva, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) evinin önünde çöktü. Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri (ra), Peygamber Efendimizi (asm) yedi aya yakın evinde ağırladı. Bu sebeple “Mihmandâr-ı Resûl” ünvanı ile anıldı.
Hz. Ebû Eyyûb (ra), Peygamber Efendimizin (asm) İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisine mazhar olabilmek için yaşı çok ilerlemiş olmasına rağmen Hicret’in 52. senesinde İslâm ordusuyla birlikte İstanbul kuşatmasına katıldı. Kuşatma sırasında şehîd oldu ve vasiyeti üzerine ordunun ilerlediği en uç noktada defnedildi. Fetih, o zamanlarda müyesser olmadı ama Hicrî 857’de Fatih Sultan Mehmed komutasındaki İslâm ordusu, fethi gerçekleştirdi. Yani Hicrî takvime göre tam 805 sene sonra…
Akşemseddin Hazretlerinin manevî keşfiyle yeri tesbit edilen Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) kabrinin üzerine önce türbe yapıldı. Ardından da cami ve etrafını saran diğer kamu binaları yapıldı. Fethin ardından Müslüman ahalinin yerleşim yeri olan bu bölge, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerini bağrında taşıdığı için, Eyüp ismini aldı ve İstanbul’un üç merkez kazasından biri oldu. Eyüp’ün Haliç’e bakan yamaçları, İstanbul’un Müslüman nüfusu için kabristan olarak ayrıldı ve yüzyıllarca Müslüman ahali buraya defnedildi. Birçok Sadrazam, Şeyhülislâm, devlet görevlileri, âlimler, evliyalar ve daha niceleri Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin türbesinin etrafındaki, hazirelerde ve kabristanlarda defnedildiler. Sultan 5. Mehmed Reşad’ın türbesi de Eyüp’tedir.
Eyüp bütün bu sebeplerden dolayı Osmanlı’nın bir maneviyat merkezine dönüştü. Haliç’in herhangi bir noktasından Eyüp’e doğru bakanlar, Peygamber Efendimizi (asm) ve onu evinde ağırlayan Eyüp Sultan’ı hatırladıkları gibi, Asr-ı Saâdetten gelen fetih müjdesini de hiçbir zaman unutmadılar. Aynı zamanda Haliç’in en güzel yamacına kurulu Eyüp kabristanını görüp, dünyanın geçici heveslerine bel bağlamadılar. Ahireti her daim akılda tuttular. Ecdâdımız, eğer dünyevî hırslar içinde olsalardı, Haliç’in en güzel yerini kabristan yapmazlardı zannederim.
Fethi Gören Üsküdar
Osmanlılar, Üsküdar’a İstanbul’un fethinden 100 yıl önce ulaşmışlardı. Fetihten önceki yüz yıl boyunca, Peygamber Efendimizin (asm) müjdesine mazhar olabilmek için didinip durdular. Üsküdar da Eyüp gibi Müslüman ahalinin çoğunlukta olduğu İstanbul’un üç merkez kazasından biriydi. Yahya Kemal’in şiirlerinde ve nesirlerinde de anlattığı gibi, Üsküdar’da doğan bir çocuk, ezan sesleri arasında yüzyılları aşan İslâm medeniyetinin Osmanlı yorumunu, bugünün ifadesiyle, çok rahat içselleştirebilirdi. Bu medeniyet yorumu, dünyadan, ilimden, fenden kopmadan ahireti önceleyen bir anlayışı benimsiyordu.
Bu sayede Osmanlılar, insana ve arza saygılı nesiller yetiştirmişlerdir. Ramazan aylarında iftar vakitlerinde konakların kapılarının herkese açılması, sadaka taşları, kuş evleri ve akla gelebilecek her türlü ihtiyaç için kurulan vakıflar, bu medeniyetin tezahürlerinden birkaçıydı. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii, Vâlide-i Cedîd Camii ve Vâlide-i Atik Camii, mimarîleriyle, külliyeleriyle ve çevreleriyle, yüzyıllardan beri medeniyet anlayışımızın cisimleşmiş şekilleri olarak dimdik ayakta durmaktadırlar.
Pera, Galata, Beyoğlu
İstanbul fethedilmeden önce Beyoğlu’nun adı Galata idi. Galata’nın etrafı surlarla çevriliydi ve bir Ceneviz kolonisiydi. Zaman zaman Cenevizliler ve Venedikliler arasında el değiştirmiştir. Fetihten sonra etrafındaki surlar zamanla yıkıldı ve ortadan kalktı. Bugün bu surlardan günümüze sadece Galata Kulesi kaldı. Galata Kulesi, konumuyla Galata surlarının sınırı hakkında bize bilgi vermektedir.
Galata, Osmanlı’nın gayrimüslim nüfusunun en yoğunluklu yaşadığı bölgelerinden biriydi. Galata’da Müslüman Türk nüfusun yanı sıra Ortodoks Rumlar, Latinler (İtalyan, Cenevizli, Venedikli, Katalan), Ermeniler ve Yahudiler yaşamaktaydı. Galata’nın Bizans döneminde adı “Sykai” (incirlik) idi. Rumca’da “Karşıdaki İncirlik” anlamında “Peran en Sykais” de denirdi. Levantenlerin kullandığı “Pera” adı buradan gelmektedir. Beyoğlu, nüfus yapısı açısından Osmanlı zamanındaki Pera ve Galata hâlinden uzaklaşmış olsa bile, hâlâ çok milletli bir Avrupa şehri havasını insana hissettirmektedir.
