Tarih Sandığı
09 Temmuz 2026
İnsan Üstâdına hakikatten başka bir şey söyleyemez
Bedîüzzaman Hazretleri, Şirvan’da bir müddet kaldıktan sonra Siirt’te bulunan Molla Fethullah Efendinin medresesine gider. Molla Fethullah, Üstad’a: “Geçen sene Suyûtî okuyordunuz. Bu sene Molla Câmi’yi mi okuyorsunuz?” der. Bedîüzzaman Hazretleri ise: “Evet, Câmi’yi bitirdim.” der. Molla Fethullah, hangi kitâbı sorduysa ‘bitirdim’ cevabını alınca hayrette kalır. Ve Bedîüzzaman Hazretleri’ne: “Hey deli, geçen sene deli idin. Bu sene de mi delisin?” der. Bedîüzzaman Hazretleri: “İnsan başkasına karşı kesr-i nefs için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem üstadına karşı hakikat-i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz söylediğim kitâblardan beni imtihan ediniz.” der. Molla Fethullah, Bedîüzzaman Hazretleri’ne hangi kitâbdan sorduysa; Bedîüzzaman Hazretleri cevabını güzelce verir. Bu sırada bu konuşmaları dinleyen ve bir sene evvel Bedîüzzaman Hazretleri’nin hocasının hocası bulunan Molla Ali-i Sûrân, Bedîüzzaman’dan ders almaya başlamıştır.
şâh-ı nakşibend (RA)
1318 senesinde, Buhara’ya 5 km. uzaklıkta bulunan Kasr-ı Ârifân’da dünyaya geldi. Asıl ismi Bahâüddin Muhammed’dir. Mânevî babası Muhammed Baba Semmasî Hz. de bir Allah dostuydu. Tasavvuf eğitimini Seyyid Emir Külâl Hz.’nden aldı. Ancak asıl mânevî eğitimini kendisinden bir asır önce yaşamış olan Abdülhâlık Gucdüvanî Hz.’nin rûhâniyetinden aldı. Bu şekilde, vefat ettiği hâlde tasarrufu devam eden velilerden ders alanlara Üveys el-Karanî Hz.’ne nisbetle ‘üveysî’ denilmektedir. Şâh-ı Nakşibend Hz., cehrî (açıktan) zikir yerine, hafî (gizli) zikri benimsemiştir. Büyük Cevşen’de de yer alan Evrâd-ı Kudsiye isimli virdi meşhur olmuştur. Bedîüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lâhikası’nda Evrâd-ı Kudsiye için; “Münâfık düşmanlarımın maddî ve mânevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar.” demiştir. 2 Mart 1389’da Buhara’da vefat etmiştir. Türbesi Buhara’dadır.
TUĞRA
Ragusa şehir devleti ile Osmanlılar arasında yapılan bir antlaşma sırasında, Ragusa elçileri antlaşmanın geçerli olabilmesi için Osmanlılar adına Padişahın antlaşma metnini imzalamasını isterler. Devrin Padişahı Sultan 1. Murad, elini mürekkebe batırdıktan sonra antlaşma metninin üst tarafına basar. Rivâyetlere göre ilk tuğra, işte Sultan 1. Murad’ın bu el izidir. Sultan 1. Murad’ın el izinden esinlenen Osmanlılar, zamanla tuğrayı geliştirmişlerdir. Tuğra, aslında Padişahın ismidir ve bir çeşit Padişah imzasıdır. Tuğrada, Padişahın ve babasının isimleri ve ‘el-Muzaffer dâima’ ifâdesi yer alıyordu. Tuğranın sağ tarafındaki boşlukta ise ‘el-Gazi’ yazmaktaydı. Tuğranın şekli sâbit kalmakla birlikte, Padişahların isimlerine göre sâdece içindeki harfler değişmekteydi.
SUR-U SULTANÎ
Osmanlı Devletinin idâre merkezi olan Topkapı Sarayı’nı korumak için; 1478 senesinde Fâtih Sultan Mehmed tarafından inşa ettirilmiştir. Bu surlar, Haliç ve Marmara kıyılarında bulunan Bizans’tan kalma surlarla da birleşince toplamda 1400 metre uzunluğa ulaşmıştır. Sur-u Sultanî’de 25’i dört köşeli, 28 kule vardı. Marmara tarafındaki Otluk Kapısı ve Haliç tarafındaki Demirkapı'dan başka küçük ölçüde 5 koltuk kapısı olan surun ana girişi, Ayasofya arkasındaki Bâb-ı Hümâyûn’du.
HAZİNÎ
- yüzyılda yaşayan Hazinî’nin tam ismi Ebu’l Feth Abdurrahman Mansur Hazinî’dir. Devrinin ilim merkezi olan Merv’de birçok ilmî araştırma yaptı. Dünya tarihinin en önemli fizik âlimleri arasında sayılmaktadır. En önemli keşfi hidrostatik terâzidir. Hidrostatik terâzi, metallerle taşların saf olup olmadıklarını ve iki elementten oluşan metallerin karışım oranlarını belirlemeye yarıyordu. Eserlerinde yerçekiminden bahsederek, yerçekiminin cisimlerin ağırlıklarına değil, yoğunluklarına bağlı olduğunu ifâde etmiştir. En önemli eseri 1121 senesinde yazdığı Mizanü’l-Hikme’dir. Mizanü’l-Hikme’de hidrostatik terâzi hakkında bilgiler vermekte ve çeşitli cisimlerin yoğunluklarına dâir cetvellerle birlikte yerçekiminden bahsetmektedir. 1155 senesinde vefat etmiştir.
Anadolu Selçuklu Kervansarayları
Ecdâdımız, Anadolu’yu fethettiğinde; Anadolu’da ekonomik hayat çok kötü durumdaydı. Bu sebeble Anadolu Selçuklu Sultanları, iktisâdî hayatın gelişmesi için Anadolu’nun önemli geçiş güzergâhlarına tüccarlar için belli aralıklarla hanlar yaptırmışlardır. Ticâret kervanlarının birer gece konaklayarak ilerlemeleri için saray konforunda inşa edilen bu hanlara, bu özelliklerinden dolayı Batılı tarihçiler ‘kervansaray’ demişlerdir. Yoksa Selçuklular, han veya derbend demekteydiler. Kervansaraylar ana ticâret yolları üzerine kurulmuştu. Bu yolların merkezi, Anadolu Selçuklu Devletinin başşehri olan Konya’ydı. Günümüze ulaşan ve tesbit edilebilen 76 kervansaray hâlâ ayakta durmaktadır. Bir kısmı yenilenmekle birlikte, bir kısmı da yenilenecekleri günü beklemektedirler.
