Kültür ve Medeniyetimiz Açısından Osmanlı Türkçesi ve Günümüzdeki Etkileri
21 Mayıs 2026
Osmanlı Türkçesi, Medeniyet ve Kültürel Hafıza
Osmanlı Türkçesi; Türklerin İslam’a girdikten sonra kabul ettikleri ve kullanmaya başladıkları harfler ve İslam kültüründen beslenen kelime ve lisandan ibarettir. Kullanılan dil elbette Türkçedir, fakat Türklerin Müslüman olmakla değişen bir anlamda gelişen ve genişleyen her şeyi gibi, bundan sonra kullandıkları harfleri de Kur’an’ın harfleri olmuş ve medeniyet bunlar üzerinden teraküm, terakki ve tekemmül etmiştir.
Osmanlı Türkçesi, üç kıtanın yani Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesişme noktasında bulunmamızdan ve bu kavşak noktasında dünya tarihini bizim yapmamızdan dolayı hem kurucu, hem koruyucu, hem de taşıyıcı yegâne dil olmuştur. Bu süreçte kavşak noktasında bulunmamız, hem Doğu dünyasının hem de Batı dünyasının dillerini Osmanlı Türkçesine dâhil edip, kendimize mâl etmemizi sağlayacak ilâve bir imkâna sahip olmamıza ve buna bağlı olarak zengin bir kültürün teşekkülüne de zemin hazırlamıştır.
Binaenaleyh medeniyetler dil üzerine kurulur. Osmanlının varlığı müddetince de bu yapı Osmanlı Türkçesi yani Kur’an harfleri üzerinden devam etmiştir. Özellikle doğu ve sonrasında batı dillerinden etkileşimle şekillenen Osmanlı Türkçesi dikey anlamda kuvvetli bir medeniyet bağı ve sürdürülebilir medeniyet kodları oluştururken, yatay anlamda coğrafyalar ve medeniyetlerle sürdürülebilir ilişkiler kurmanın yolunu açmıştır ve ortaya 1900’lü yılların başlarına kadar devam edecek bir devlet ve medeniyet çıkmıştır.
Evet, Türkler İslam’ı seçtikten sonra i’la-yı kelimetullah davasında ön almış, yüzyıllar boyunca da ümmete hizmet etmiştir. Rıza-yı İlahi merkezinde şekillenen ve hayatın her tarafını ihata eden derinlikli faaliyetlere imza atmıştır. Ne var ki uzun zamandır devam eden Batı baskısı ve devlet-i aliyyeyi parçalama istekleri ve buna bağlı çalışmalar boy göstermeye ve bin yıllık İslam kültür ve medeniyetine halifelik de dahil olarak öncülük eden yapıya zarar vermeye başlamıştır.
Buralardaki diğer detaylara girmeden belki de bu değişim ve hatta yıkım sürecinin en tesirli ve can alıcı noktasının 1 Kasım 1928’de yürürlüğe giren harf ve lisan konusu olduğunu gelin biz değil batı basını söylesin.
İsviçre, Tribune de Geneve – 11.10.1929 Eskiden Avrupa sınırı, Arap yazısının kullanıldığı Osmanlı topraklarında bitiyordu. Eski yazı bir bakıma doğu ile batıyı ayırıyordu. Ayrı bir düzeni, ayrı bir düşünceyi simgeliyordu... Latin alfabesi kampanyası meyvelerini vermeye başlamıştı. Bir yıldır on iki bin öğretmen yeni yazıyı öğretiyordu. Ankara hükümeti bu uğurda şimdiye kadar 1 milyon İngiliz lirası tutarında harcama yapmıştı. Artık bütün Türk gazeteleri Latin harfleriyle basılıyordu. Arap yazısına rastlayabilmek için Anadolu’yu baştanbaşa geçip İran ve Suriye sınırlarına kadar uzanmak gerekiyordu.”
Şu gelen yer de ayrı dikkat edilmesi gereken noktadır: “Türkler gibi Asya steplerinden gelip Avrupa’nın ortasına yerleşmiş olan Macarlar, vaktiyle, Latin alfabesini almak zorunda kalmışlardı. Bu alfabe onları Hristiyanlığa ve uygarlığa götürmüştü. Şimdi Türkler Avrupa kılığını ve yazsını almakla işe başlamışlardı. Acaba daha ileriye gidip Hristiyanlığa doğru da kayacaklar mıydı? Şimdilik böyle bir belirti yoktu. Yalnız, İslam dininin artık Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini olmaktan çıktığı ve Türklerin gittikçe dinden uzaklaştıkları bir gerçekti.”
İngiltere, The Economist – 10.12.1933 “En ihtilalci değişiklik belki Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin alınması olmuştur. Bu değişiklik, tüm İslam kültür mirasını Türk’ün kafasından silmiştir. Yazı değişikliği dolayısıyla gelecek kuşaklar, atalarını yetiştirmiş olan klasik Arap ve Fars uygarlığını ve yazısını kavrayamayacaklar ve batı dilleriyle yazınına dönük olacaklardır. Geçmiş unutulmuş oluyor...”
Dışarıdan bakıldığında böyle görünen ya da görünmek istenen hadise içeriden farklı mı görünüyordu acaba? Kazım Karabekir değişimden 5 sene önce Vakit gazetesinde yazdığı bir makalede şunları söylüyordu:
“Bugün bir kuvvet vardır ki, bu kuvvet bütün cihana karşı bu propogandayı yapıyor: `Türk yazısı güçtür okunamaz.´ Bendeniz bu mesele ile bizzat uğraştım ve Arnavutluk ihtilâli içinde bulundum. Acaba bu Latince kabul edilebilir mi?
Bu kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer. Her şeyden sarf-ı nazar bizim kütüphanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihlerimiz ve binlerce cilt âsârımız bu lisanla yazılmış iken, büsbütün başka bir şekilde olan bu harfleri kabul ettiğimiz gün en büyük bir felâkete uğramış oluruz.
Derhal bütün Avrupa’nın eline güzel bir silah verilmiş olur. Bunlar âlem-i İslam’a karşı diyeceklerdir ki: Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şeytanetkârâne fikir budur.”
Dr. İlter Turan ise: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını kolaylaştırmak değildir... Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.”
Seval Nişan da Yanlış Cumhuriyet kitabında şunları söylemiştir: “Alfabe devriminde asıl gaye, Batı kültürünü benimsemekten çok, İslam kültürünün entelektüel köklerini kurutmaktır. Amaç Türklerin Shakespeare’i ya da Paris gazetelerini daha kolay okuması değildir: Kuran’ı ve Osmanlı kaynaklarını okumalarını önlemektir. Maksat, Batı kültürünü ilginç, güçlü ve güzel kılan şeyleri benimsemek değildir: siyasi nedenlerle düşman sayılan bir kesimin toplumsal dayanaklarını ortadan kaldırmaktır.”
Örnekler çoğaltılabilir. Fakat bu kadarı bile olan şeyin vahametini ortaya koymaya fazlasıyla yeterli gelecektir. Halbuki dil, Wittegenstain’ın ifadeleriyle “Bireyin, toplumun her şeyidir. İnsanın hafızası, muhayyilesi, düşünebilmesi, soyutlama yeteneği büyük ölçüde bildiği kelime sayısı ve kullandığı dille ilgilidir.” Dil, seslerden oluşan canlı, sosyal bir müessesedir. Onu kendi ikliminden ve tarihi gelişiminden kopardığınız anda, ya da tabii olarak aktığı kendi mecrasını tepeden inmeci bir şekilde dış müdahalelerle değiştirdiğiniz zaman hayat damarlarından birçoğunu koparmış, onu yozlaştırmış ve anlaşılmaz kelime yığınlarına dönüştürerek ölüme mahkûm etmişsiniz demektir.
Bundan dolayıdır ki bir gün bir öğrencisi Konfüçyüs’e, “Kral olsan ne yapardın?” şeklinde bir soru sorunca Konfüçyüs hiç tereddüt etmeden, “Dili düzeltirdim” diye karşılık vermiş. Niçin denildiğinde ise, “Çünkü dil bozulursa kültür bozulur, kültür bozulursa ahlak ve aile bozulur, ahlak bozulursa hukuk ve siyaset bozulur, hukuk ve siyaset bozulursa devlet çöker ve yıkılır” diye cevaplamıştır.
Geldiğimiz nokta burası olmuştur. Şimdi bizim gelmek istediğimiz nokta ise şudur: Bugün burada İslam ve Bilim Sempozyumu başlığı altında farklı açılardan değerlendirmeler yapıyoruz. Halbuki bu memlekette yukarıda bahsi geçtiği üzere vahim bir dönem geçti. Bu tarih, medeniyet ve kültürel süreklilik açısından yaşanan kırılma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan travmayı beraberinde getirdi. Hala bu travmanın sonuçları üzerinden problemler yaşamaya devam ediyoruz.
Diğer taraftan ihsan-ı İlahi olarak başka bir hadise vardır ki, yaşanan sıkıntı ve zahmet ne kadar büyükse o da bir o kadar belki fazlası rahmettir. Nedir o? Kur’an harfleriyle telif ve neşredilen ve o günden bugüne bu harflerle okunup yazılan Risale-i Nurlardır. Bu sözlerim abartılı gelmesin. Zira harf değişiminden ve lisan değişikliğinden ortaya çıkan sıkıntı bugün tadil edilmeye kalkılsaydı buna takat yetirilmesi mümkün olmayacaktı. Halbuki Allah böyle bir eseri nasip etmekle ve etrafında Risale-i Nur talebelerini toplamakla canlı bir yapı içerisinde hem Kur’an yazısını muhafaza etmiş, yaşatmış ve günümüze kadar canlı bir organizma olarak taşımıştır hem de harflerin değişmesinden maksud olan Kur’an hakikatleri ve İslam’dan kopmanın önünü alacak hakikatleri bu eserler vasıtasıyla yine güncelliğinden hiç kopmadan hem o zamanda hem de şimdi ve sonrasına önemli bir kaynak yapmıştır. Aslında bununla 1928’e kadar teraküm eden dini, kültürel, tarihi, ictimai pek çok konuya maya olacak, geçmiş ile geleceği birbirine bağlayacak ve yeni ufuklar açacak inanılmaz bir nimet ikram ve ihsan edilmiştir.
Bugün Türkiye’de İslam ve buna bağlı olarak şekillenen nelerden bahsedersek -geriye doğru gittiğimizde- temelde bu nimeti fark ederiz. Burada benim konu sınırlarımı aşan fakat önemli çok noktalar var. Fakat maalesef zaman buna müsaade etmiyor.
Mevzuu Prof. Dr. Lütfü Özşahin’in şu cümleleriyle toparlayıp ardından son sözlerimi söylemek isterim. “Bir dilin yozlaşma, buharlaşma ve anlam daralması nedenlerinden dolayı, ölü diller arasına katılması o dili konuşan milletin kurduğu devletlerin çökmesinden daha vahim bir olaydır. Zira devlet çöktüğü zaman uygun bir zaman ve zeminde birçok kavmin yaptığı gibi devleti tekrar tekrar kurmak mümkündür. Ancak dilin ölümü topyekûn bir milletin uygarlığının ve kültürünün yok olması anlamına geldiği için o uygarlık ve kültürü temsil eden milletin de ebediyete kadar tarih sahnesinden yok olması ile eş anlamlıdır. Daha açık bir anlatımla bir milletin ve toplumun dilini muhafaza etmesi, devletin dahil tüm maddi ve manevi değerlerini korumasını kendiliğinden kapsamaktadır.”
“İngiltere’nin savunmasının teminatı olan donanması mı İngiliz milletini daha iyi korur, yoksa Shakespeare mi?” sorusuna, Churchill, “Elbette Shakespeare! Donanma bir Shakespeare yetiştiremez ama Shakespeare’in yetiştirdiği insanlar bugünkü donanmamızın yüz mislini yapabilir” diye cevap vermiştir.
İşte bu noktadan bakıldığında bugün bu manada yapılan işlerin ne kadar ehemmiyet kazandığını görmek önemlidir. Bugün Türkiye’de Risale-i Nurların telifi ile başlayan süreçle şekillenen Kur’an harflerini muhafaza ve iman hakikatlerini neşir konusu kesintiye uğramadan devam etmiş, Osmanlı Türkçesi sadece üniversitelere mahkûm olmaktan çıkarak lise, hatta ortaokullarda ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Sadece örgün eğitim değil, yaygın eğitimlerle de 1 milyon insanımıza ulaşılmış ve bu çalışmalara bağlı olarak yönümüzü çevirmek istedikleri batı ve etkileşim bu vesileyle bir nebze olsun kendimize dönmüştür. Bu noktaya kaynaklık eden başta Risale-i Nur olarak arşive ve kütüphanelerimizdeki eserler eski ihtişamın yüz katını yapacak nesilleri beklemektedir. İngilizlerin Shakespeare’ne mukabil eserlerimizi, yazımızı ve lisanımızı tekrar kazanmak ve istifade etmek şartıyla elbette.
