x
x Hediye Kupon Kazandınız Kupon kodunuzu almak için aşağıdaki butona tıklayınız. Hediye Kodunu Gör
Ramazan Özel Seti

Gençlerimizi Farkedelim!

20 Şubat 2026
Gençlerimizi Farkedelim!

Bir gence yönelik bakışımızın, tutu­mu­muzun; o gencin geleceği hak­kında ne kadar etkili ve belirleyici olduğunun far­kında mıyız? Sözgelimi, bir genci kat­la­nılması gereken bir bela olarak görsek ve öyle tanımlasak, öyle de muamele etsek, hem o gençle çatışma içine girmiş, hem o genci kaybetmiş, hem de o gence hiç faydalı olamamış oluruz. İşin maddi-manevi vebali de cabası.

Halbuki bakışımız “Bu gencin ruhunda, özünde Yaradanın koyduğu pek çok de­ğer var, nice cevher var. Ben bu genç­teki kıymeti, değeri nasıl görünür kıla­bilirim? Ben bu cevherlerden nasıl bir mücevher çıkarabilirim?” şeklinde olsa tablo birden değişir. O gence değer verip yardım eden insan, ona kendi değerini buldurarak onu kaybolmaktan korumuş olmakla birlikte, geleceğimiz olan o genci değerlendirmiş olmanın mutluluğunu da her zaman yaşar. Yetenekleri açığa çıkan, değerini bulan genç ise ilerleyen yıllarda o kişiyi hayırla yâd eder, ona çok dualar eder.

Evet, her genç bir değerdir, bir cevherdir. Her insanın özünde aynı bir çekirdek gibi, Rabbimizin verdiği iyilik ve güzelliklerin cevheri vardır. Bütün gençlerimiz istisna­sız potansiyel bir cevherdir. İşte böyle bir potansiyelle doğan gençler, onlardaki ha­zineyi keşfedecek sonra da inkişaf ettirip mücevher hale getirecek dikkatli, bilgili, ilgili, değerli, şefkatli elleri, yürekleri bekliyorlar.

Ama bütün bu iyilik ve güzellik cevherleri­nin farkında olmak, onları bulup o güzellik­leri açığa çıkarmak her zaman gerçekleşmi­yor maalesef. Bu durumun pek çok sebep­leri var ancak en önemli bir sebebi böyle değerli cevherlerin kıymetsiz ellere düşmesi olsa gerek.

Oysa gençlerin içindeki cevher kendi kendine mücevher olmaz. Çaba göster­meden, yorulmadan, terlemeden o güzel­likler açığa çıkmaz. Bizim gayretimiz, hoşgörümüz, tahammülümüz, sabrımız, gençleri yönlendirmemiz ve bilhassa da onlara güzel örnek olmamız nispetinde cevherler mücevhere dönüşebilir.

Şimdi bir cevherin mücevhere dönüşmesi sürecini düşünecek olursak iki önemli nok­ta karşımıza çıkar:

Birincisi: Cevher niteliklere ve yetenek­lere sahip kişinin bu cevherin varlığından kendisinin haberdar olması ve bu dö­nü­şümün gerçekleşmesi için bilerek isteyerek sürece katkı sağlaması.

İkincisi: Gençlerin başındaki büyüklerin, bu kişiler anne baba olabilir öğretmen olabilir, gençteki cevheri öncelikle fark edip sonra o cevherin özelliğini keşfederek o cevheri inkişaf ettirecek gerekli şartları yerine getirmesi.

Kaşıkçı Elması

Bu konuyu biraz daha açmak için müsaa­denizle sizlerle dillere destan Kaşıkçı El­masının meşhur hikâyesini paylaşmak is­ti­yorum. Çünkü bir eğitimci olarak bu hi­kâye beni gerçekten çok etkiliyor. Hikâye ilginç. Öncelikle bu elmas nerede bulundu? Kim buldu ve nasıl buldu? Kaça sattı? Alan bu değerli taşı ne yaptı? Bu soruların izini beraber sürelim.

Kaşıkçı elmasını ilk defa rızkını çöplerden çıkaran, çöplerden bir şeyler toplayarak yaşayan bir adam buldu. Bu kişi 1600’lü yıl­ların son çeyreğinde İstanbul’da Eğrikapı çöp­lüğünde çöpleri karıştırırken farklı bir taş parçası buldu. “Aaa! Ne kadar farklı, ne kadar parlak bir şeymiş ya!” dedi. Bunu hemen götürdü satmaya. Yolu bir kaşıkçıya düşen bu kişi sorar: “Böyle bir taş var elimde, buna ne verirsin.” Kaşıkçı taşı eline alır, sağına soluna bakar: “ Ancak üç kaşık eder, satarsan üç kaşığa alırım.” der. O kişi taşı satar ve sevinçle “Malı iyi kapattık ya! Allah’ın taşını üç kaşığa sattım” der. Çün­kü kaşıklar nebatattır. Bitkidir, bitkiden olmadır. Öbürü cemadattır, cansızdır. Taş­tır adı üstünde! Adam kendince kârdadır. Çünkü bu kaşıklarla yemek yenir, çorba karıştırılır, birçok iş yapılır. Taşla ne ya­pacaksın ki!

Görünüşte kaşıkçı biraz daha işten anlayan birisi! Üç kaşığa aldığı taşı kuyumcu bir arkadaşına gösterir satmak için. Kuyumcu taşa 10 akçe değer biçer. “Al der sana 10 akçe.” Kaşıkçı iyi bir ticaret yapmanın sevinciyle ama nasıl bir serveti kaçırdığı­nın da farkında olmadan taşı oracıkta satar, artık taş o kuyumcunun olur.

Evet, hikâye daha bitmedi devam ediyor. O kuyumcu da nasıl bir ticaret yaptığını da­ha iyi anlamak için aldığı taşı bir kuyumcu komşusuna gösterir. İkinci kuyumcu cev­herden anlayan biri. Taştaki değeri fark edince “Ben de bu elmastan payımı isterim” diyerek sus payı talep eder. İki kuyumcu arasında niza çıkar, anlaşmazlık kavgaya döner. Olay sarayın kuyumcu basışına kadar akseder.

Kuyumcubaşı; “Ben bu değerli taşa saray namına el koyuyorum, saray namına bu elması alıyorum” diyerek kavgacıların eline birer kese altın vererek taşı alır. Olay burada da kalmaz. Olayın yankısı ta Köprülü Fa­zıl Ahmet Paşa yani dönemin Sadrazamı ta­rafından duyulur. Sadrazam kuyumcuyu çağırıp “Sen kim oluyorsun Kuyumcubaşı? Biz ki devletin başıyız, Sadrazamız! Devleti idare ediyoruz; o taş benimdir” der.  O taşı istetir ve alır. Az zaman sonra bu hadise devrin padişahı Dördüncü Mehmet’in, meş­­hur Avcı Mehmet’in kulağına gider. O da Sadrazama haber gönderir, der ki “O taş bizimdir, Sultanındır! Tez bana getirile!” der, neticede çöplükte bulunan, değeri fark edilmeyen taş son sahibini bulmuş olur.

Sultan oğlu Sultan, dedeleri de Sultan olan 4. Mehmed Han, bir Hatt-ı Hümayun ile elması Saraya getirtir ve taş saraydaki mahir ustaların eline verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan, üç kaşık kadar değer biçilen o cevher taş işlenir. Sultanlara, padişahlara layık olan bu taşın içinden 86 kıratlık nadide bir elmas çıkar. Bu arada sarayın Kuyumcubaşısı da unutulmaz. Ona da bu nadide mücevheri saraya kazandırdığı için Kapıcıbaşılık rütbesiyle birlikte bir kese de altın bahşiş hediye edilir.

Farkındalık

İşte her cevherin içinde bir mücevher var. Ama fark edene! Onu fark edip de iş­le­yebilene. Eğer farkındalık gösterip keş­fe­debilirsek her gencin içinde de ona öz­gü, o gence mahsus eşsiz bir mücevher mev­cut. Eğitimin de gayesi bu olmalı zaten. Osmanlı bunu başardığı müddetçe ayakta kaldı, dünyaya güzellikleri yaydı. Çünkü Osmanlının gözünde eğitim; cevherin içinden mücevher çıkarma sürecidir. Med­­­reseler, mektebler, tekkeler; cev­her­lerin arasından mücevherleri bulup çı­karma sanatının icra edildiği yerlerdir. Mual­limler ise sadece bilgi aktaran, ma­lu­mat yükleyen eğiticiler değil, cev­her­leri fark eden, yetenekleri keşfeden birer sarraf, birer maharetli ustadırlar.

Evet, eğitim çocukların, gençlerin cev­her yönlerini keşfetmekle başlar. Süreç içinde bu keşfedilen cevherler, değerler inkişaf eder, sonuçta toplum birbirinden güzel, çok kıymetli mücevher şahsiyetler kazanmış olur.

Mimar Sinan

Mesela Mimar Sinan’ın mimarlık mace­rasının başlangıcını düşünelim. Sinan or­duda, acemi oğlanlar ocağında sıradan bir askerdi. Lakin onda farklı bir cevher vardı. Ondaki bu potansiyeli ustaları önce dül­gerlikle, marangozlukla ortaya çıkardı­lar. Böy­­lece o kendisi de kendindeki cevheri fark etti. Zamanla değerden, cevherden anlayan yetenekli, kişilikli ustaların elinde Sinan’ın şahsiyeti ve mahareti işlenmeye, işlendikçe de şekillenmeye başladı, en nihayet acemi oğlanı olan Sinan, koca Osmanlının baş mimarı Mimar Sinan oldu.

Kendisi bu durumu şöyle anlatır: “Usta­mın eli altında, tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir za­man padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kub­besinin tepesinden ve her harabe kö­şesinden bir şeyler kaparak bilgi ve gör­gümü artırdım."

Lütfen! Bazen çevremize bir de bu gözle bakmayı deneyelim.  Kim bilir belki de ge­leceğin Mimar Sinanları, Itrileri, Ahmed Cevdet Paşaları, Mehmed Akifleri, Gazali­leri, Bediüzzamanları yanı başımızdadır da bizden bir farkındalık bekliyorlardır.

Paylaş :
T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.